Sait Faik’in oğlu

Bülent Kale

Sait Faik, bir akşam yandan çarklı bir vapura biner. Hikâye böyle başlar. Köyüne, Burgazada’ya dönüyordur. Sene 1951’dir. Poyraz sert esiyordur, öyleyse aylardan temmuz ya da ağustos olmalıdır. Önceki gün üstten dört dişini çektirmiştir. Elinde akşam yemeği niyetine kemirmek için aldığı çavdar ekmeği ve kaşar peyniriyle vapurun kenar kanepelerinden birine oturur. Yıldızları seyrede seyrede yolculuk eder. Yol boyunca daldan dala atlayarak tanıdığı şehirleri, insanlara sevgisini, hatırladığı seyahatleri anlatır. Bu birkaç sayfalık vaktin nasıl geçtiğini bilmeyiz. Vapur Burgaz’a yaklaşınca, Sait Faik “Dur yandan çarklı, dur! Köyüme geldik, ineyim” der, hikâye biter. Hikâyenin adı ‘Yandan Çarklıd’ır.

Bu çarkların dövdüğü sular gibi köpürüp eriyen düşünceler arasında, Sait Faik yukarıdaki güverteden birkaç aylık bir bebek viyaklaması duyar. Aklına aynı yaşlarda bir başka çocuk gelir: “Bir dostun Mehmet’ini hatırlıyorum. Onun da ağzı benimki gibi şimdi, dişsiz. Ama benimki gibi cıgara değil mis gibi kokar mı sana!..” Sait Faik’in hatırladığı bu “bir dostun Mehmet’i” Nâzım Hikmet’in oğlu Mehmet’tir. Birkaç ay önce, Mart 1951’de doğmuştur. Babası Nazım Hikmet, o doğduktan üç ay sonra Haziran 1951’de gizlice yurt dışına çıkmıştır.

Sait Faik’le Nâzım Hikmet ne derece dosttular, bilmiyoruz. Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Yaltırım, Nâzım hapisten çıktıktan sonra (15 Temmuz 1950) onu ziyarete gelen dostları arasında Sait Faik’in de olduğunu söyler. Aynı yaz Nâzım Hikmet, Mehmet’in müstakbel anası Münevver Andaç’la Burgazada’ya gelir ve adaya yaptıkları bu ziyarette Sait Faik’le de görüşürler. Yine Nâzım Hikmet bir şiirinde hapisten çıktıktan bir ay sonra Sait Faik’le Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’nde karşılaşıp tatlı tatlı sohbet ettiklerinden bahseder: “Onun karaciğeri sancılar içindeydi ve hayat güzeldi.”

Sait Faik hikâyelerinde ise bu tür göndermeler sık rastlanan şeyler değildir. O röportajlarında arkadaşlarıyla şakalaşır, edebiyat yazılarında eserlerini beğenir, hatta Orhan Veli’ye yaptığı gibi arkalarından veda yazıları da yazar ama onları hikâyelerine almaz. Hikâyelerinde başka dünyaya ait, kendisine ve okurlarına benzemeyen insanları anlatır. Sokak köpekleri bile kendi köpeklerinden daha çok görünür hikâyelerinde. Hayat, Sait Faik’in ait olmadığı dünyaya karıştığı yerlerde ilginçtir.

Buna rağmen, yazılarında ve röportajlarında adını andığını hiç hatırlamadığım Nâzım Hikmet’i üstü kapalı da olsa anmıştır ‘Yandan Çarklı’da. Hikâyenin yazıldığı dönemde kaçışıyla hala gündem olan ve adının anılması katiyen yasak olan Nâzım Hikmet’e ve oğlu Mehmet’e kimselere belli etmeden, geçerken göz kırpmaya benzer, sevgi dolu kısacık bir selam çakmıştır.

Sait Faik’in “karaciğeri sancılar içindeyken” yazdığı bu son yıllarda ölüm meselesi kafasını çokça meşgul etmiştir. Pek çok hikâyesinin satır aralarında yaklaşan ölüme, beklenen ölüme göndermeler bulmak mümkündür. Fakat ölümle beraber doğum meselesi de aklına takılmaya başlamıştır. Belki de yaklaşan ölümle beraber bastıran soyunu devam ettirme güdüsüdür bu. Belki de Nazım Hikmet’in neredeyse elli yaşında baba olması ondan dört yaş küçük Sait Faik’te de bazı duygular uyandırmıştı. Kim bilir!

Hemen hemen aynı dönemde yazdığı, Mart 1952’de yayınlanan ‘Çatışma’ isimli öyküsünde yine bir bebek viyaklar. Bu bebek Sait Faik’in kendi çocuğudur. Çok nadir, on yılda bir, gördüğü bir rüyada doğar bebek. Doğar ve bir anda 16 yaşlarında kara kaşlı, kara gözlü güzel bir erkek çocuğu olur. Elleri fildişindendir. “Babacığım beni affet!” der. Yanında siyah giysiler içerisinde esmer bir kadın yatıyordur. Zaman kadının her hücresinde durmuştur, akmıyordur. Oğlu yalvarır: “Baba, affet! Ölmüş anama acı!”

Onu bir hastane odasında bekleyen ağzı açık ilaç kutularıyla, albümin kokularıyla dolu ölüm öncesi bir zamanla bir spermin her şeyden korunduğu ana rahminde bozulup canlanmaya başladığı yaşam öncesi bir zamanın birbirine karışması sonucu ortaya çıkan bu rüyada olaylar rüyalara özgü bir anlaşılmazlıkla gelişir.

Güneşin kızıl ışığı birden kapanır, ortalık kararır. Sait Faik’in oğlu “Baba, baba!” diye seslenerek babasını meydana çağırır ve bir kayanın ardına saklanıp ateş etmeye başlar. Sait Faik son bir hamleyle yüzükoyun çalılıkların arasına uzanır. O gece kayalıklarda ve çalılıklarda silah sesleri hiç susmaz. Baba oğul sabaha kadar çatışırlar.

Sait Faik, bu rüyaların sabahında büyük bir huzursuzluk duyar. İnsanlardan kaçar. Alır başını kırlara vurur. Tüm gün kafasının içinde bu kadın ve çocukla meşgul olur. Bir çocuğu olabilme ihtimalini düşünür. Aklına İstanbul Lisesi’nde öğrenciyken yaşadığı bir macera gelir. Sonra da dostlarının ara ara rastlayıp ona çok benzettikleri bir adamı hatırlar: Ellisinde gösteren otuz yaşlarında memur kılıklı biridir bu.

Nerede gördüklerini sorar arkadaşlarına. Edirnekapı tramvayında görmüşlerdir. “Odur muhakkak” diye yanıtlar Sait Faik. “Kimdir?” diye merak eder arkadaşları. Söylemez. O da görmüştür aynı adamı. Evkafta tahsildardır. Az kalsın kendisi de gidip “Ne arıyorsun buralarda” diyecektir “Mehmet, oğlum?”

Onun da çocuğunun adı Mehmet’tir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*